KULLUK

NİMRİ KULLUKLARININ DÜNÜ BUGÜNÜ

Keban’a bağlı Nimri köyü, etrafını Fırat nehrinin çevrelediği geniş dağlık bir alana sahiptir. Nimri’liler 1970’li yıllarda şehirlere göçmeden önce bu dağlarda küçükbaş hayvancılık yapıyorlardı. Kulluklar çıplak dağların doğal manzarasını süslüyen taş anıtlardı.

Nimri’de bir kulluk (1970)

Yassı taşların üst üste konulmasıyla Nimri’de yapılan kulluklar, insan boyundan biraz yüksek silindir biçiminda yapıtlardır. Yapıtın üst kısmında bir sopa ve onun üzerinde at ya da sığır başı iskeleti bulunurdu. Kulluğu oluşturan taşlar, birbirinden güç alarak ayakta durur ve doğadaki dengeyi ifade ederdi. Her taş bu dengenin ana öğesi olarak, eşit derecede öneme sahipti. Birer birer üst üste konan taşların oluşturduğu bütün, doğadaki her varlığın birbirine olan ihtiyacını ifade ediyordu. Kulluk ıssız bucaksız Nimri dağlarından gelip geçen insana yalnız olmadığını hatırlatıyordu.

Ağbaba’da kulluk (2019)

Nimrililerin büyük şehirlere göçü ile birlikte dağlardaki bu anıtlar zaman içinde yıkılıp yok oldular. Kırk yıl aradan sonra, kaybolmuş bu tarihi kulluk geleneğini devam ettirmek için Ayvalık Karagöz Sanat Evi sorumluluğunda « Nimri Kullukları Sanat Projesi » başlatıldı.

Projeye bağlı olarak bu geleneğin geçmişini daha iyi araştırmak, unutulmuş bilgileri ortaya çıkarmak istedik. Nimri dağlarına köylüler bu kullukları neden yapıyorlardı ? Dağları bekleyen bu anıtların ardında nasıl bir kültür yatıyordu? Zaman içinde arka plandaki hikâyesi unutulmuş, ancak yapımı asırlar boyundan çok yakın döneme kadar süren bu gelenek nereye dayanıyordu? Köyün yaşlılarından sorulara doyurucu yanıtlar alınamadı. Kullukları ne duymuş ne görmüş olan yeni kuşağa bu kültür mirası nasıl aktarılabilirdi ?

Kulluklar Dünya’nın farklı bölgelerinde karşımıza efsaneleri unutulmuş anıtlar olarak çıkmakla birlikte, yaptığımız araştırmalar bizi hâlâ şamanik geleneği sürdüren Sibirya’daki Türk halklarının yaşadığı coğrafyaya ve Moğolistan bölgesine götürdü. Altay, Tuva, Hakasya ve Buryat Özerk Cumhuriyetlerinde bu kültürün devam ettiğini gördük. Bir Türkmen köyü olan Nimri’deki kullukların ardındaki hikâyeyi ve kaybolmuş bilgileri oralarda aramaya koyulduk.

Altay Cumhuriyeti’nde kulluk

Baştan bu yapıtların bulundukları her coğrafyada farklı adlandırıldıklarını ortak bir sözcükle ifade edilmediklerini saptıyoruz. Altay Cumhuriyetinde “Üle”, Yakutistan’da “Taas Kihite” (Taş İnsan), Kuzey Kanada’da “İnuksuk”, Şilinin İnka halkında “Saywa”, Avrupa’da “Cairn” olarak var olan terim Elazığ’ın Nimri köyünde Kulluk olarak kullanılıyor. Ancak Moğolca bir sözcük olan “Obo” ya da “Ovo”nun terim olarak literatürde daha çok kullanıldığı görülüyor.

Araştırmamızda, Altay Cumhuriyetinden gelen bilgiler, Nimri dağlarındaki Kullukların arkasında olan kültürel mirasa ışık tuttuyor.

S.S. Surazakov Altaistika Bilim–Araştırma Enstitüsü üyesi Türkolog Nadejda Tidikova ile tanışma sonrası ondan aldığımız değerli görüşleri bize kulluklar hakkında Altay özelinden bilgiler veriyor. Sayın Tidikova’nın gönderdiği, Ekeeva Emma Vasilieva ve Belekova Emilia Alekseevna’nın kaleme aldıkları “Altay’ın Geleneksel Dünya Görüşünde Kült Özellikleri” (Gorko-Altayskie – 2018) belgesinde konuyu aydınlatan aşağıdaki verilere ulaşıyoruz. (1)

Altay ve çevresindeki ülkelerde iki çeşit kulluk ile karşılaşmaktayız. Birincisi Nimri köyünde olduğu gibi yassı taşların üst üste konulmasıyla genellikle silindir ya da konik biçimde, insan yüksekliğinde olan yapıtlardır. İkincisi ise tabanında gene taş ve üzerine ağaç çubuklar bulunan, piramit şeklindeki anıtlardır. Bu ikincisi Moğolistan ve Tuva Cumhuriyetinde daha fazla görülürken, Altay’da taş kulluklar çoğunluktadır.

Altaylarda; her dağın, dağ geçidinin, ormanın, ırmağın, gölün, şifalı suyun ruhu olduğu inancı vardır. Buna o yerin iyesi yani sahibi denir. Her iki kulluk çeşidi de kutsal kabul edilen dağların tepelerine, dağ geçitlerine, kutsal nehir ve şifalı su kaynaklarının yanına yapılıyor. Üzerine bez şeritler, at kuyruğu ve yelesinde ki saçlar bağlanan ağaç çubukların olduğu kulluklar ise daha çok dağların zirvelerinde bulunmaktadır. Çubukların huş ağacı ve karaçam dallarından seçildiği belirtiliyor. Bir bakıma şekil olarak kulluklar dağın bir minyatürüne benziyor.

Marc Podrabinek_Tuva Cumhuriyeti

Dağların zirve ve yamaçlarına, dağın üç tarafı açık, güneş gören doğu ve güney tarafına yapılıyor. Kullukların yanından geçen insanlar, onları kutsal gördüklerinden yapıtın üzerine çevreden taş bulup koyuyorlar ve dua edip bir dilekte bulunuyorlar. Aynı biçimde, ağaç çubuklu kulluklara d’alama – kıyra denen bez şeritler bağlıyorlar. İnsanlar; beyaz bez şerit ile Alyatlıların inanışı Ak Dine, sarı bez şerit ile yere-yerin iyesine ve mavi şerit ile Gök Tengri’ye saygılarını gösterip dilekte bulunuyorlar. Bu davranış sayesinde kullukların üzerlerine konan taşlar ve bez şeritler zaman içinde artıyor. Böylece anıtlar kaybolmuyor her zaman varlıkları devam ediyor.

Altaylar, Moğolistan ve çevresinde gördüğümüz taş yığınlarını, geleneksel kulluklara göre az da olsa Nimri’de belli yerlerde bulunduğunu öğreniyoruz. Bu olgunun kalıntısına çağıl yığını şeklinde köyün hemen doğusunda bulunan Ağbaba dağı üzerinde rastlanıyor. Ağbaba’ya dağın Nimri’ye bakan iki yakasından yürünerek çıkılıyor. Köyün yaşlılarından Ziya Ertürk, kendisiyle yaptığımız görüşmede : Nimri’nin üst mahallesi olan, Gögel Uşağından Ağbaba’ya giden yol üzerinde, tepeye ulaşmadan bir taş yığını olduğunu, insanların onun yanından geçerken üzerine etraftan topladıkları birkaç taşı bıraktıklarını belirtti. Ziya Ertürk « benim 3 çocuğum var, onlar kısmetli olsun diye çağılın üzerine üç taş atardım » dedi.

Altaylarda insanlar dağ başlarına, akarsu ve şifalı suların kenarına bu kullukları neden yapıyorlardı? Bu sorunun yanıtını Moğolistan ve Sibirya halkları uzmanı Antropolog Roberte Hamayon’un araştırmalarında buluyoruz. Sayın Hayamon’dan şu bilgileri öğreniyoruz; Sibirya halklarının şamanik inanışlarına göre doğadaki her varlığın yaşayan bir ruhu vardır. Dağların, ormanın, nehirlerin, şifalı suların bir sahibi yani İyesi vardır. Dağlar, ormanlar, nehirler içlerindeki canlılarla beraber bir bütündür. Bir uyum ve denge içinde yaşarlar. İnsan da bu doğanın bir parçasıdır. Dağın, nehrin, ormanın, şifalı suyun sahibinin ruhundan korkar, ona saygı gösterir ve ihtiyaçlarına yanıt vermesini ister. Bir dağda, ormanda, nehirde avlanmak, dağın dar geçidinden sağlıklı geçmek, oralarda tehlikelerle karşılaşmamak için bu yerlerin sahibinin ruhundan izin istenmelidir. Yoksa ruhlar intikam alabilir ve felaket getirebilir. İnsan istediği bir şeyin karşılığını yerin iyesine sunmak durumundadır. Yapılan ayinler, bu iyeler ile bir uyuşma sağlanmasıdır. (2)

Moğolistan

Sayın Roberte Hamayon’un verdiği bu bilgiler doğrultusunda Altaylara dönüp kulluk konusundaki olguları incelemeye devam edelim.

Kulluk; yaz ve sonbahar mevsimlerinde Altay dağları, nehirleri, gölleri ve şifalı suları kenarına, o yerlerin sahiplerinin ruhları için inşa edilmektedir. Ayrıca yapılan kulluğa bir ruhun gelip yerleştiğine inanılmaktadır. Kulluk için yapılan ayinde anıtın üzerine ruhların onuruna ve onları memnun etmek için süt, çay, votka, arpa unu serpilir. Ardıç ağacı parçalarından tütsü yapılır.

Yerin İyesine armağan olarak, kulluğa, üzerine av hayvanlarını simgeleyen tamgalar işlenmiş, peynir, kurut ve elma gibi yiyecekler bırakılır. Lokma olarak torbalarda getirilen yiyecekler bir çember oluşturulup, elden ele geçirilerek kutsanır.

Kulluklar üzerinde asılan bez şeritler ve diğer yiyecekler yerin İyesine bırakılan lokmalardır. Kutsal bir göl ya da ırmak kenarına kulluk yapılmış ise, onun İyesi için suya gümüş para atılır.

Altaylarda bir dağda ve ormanda av yapabilmek, onların içinde tehlikelerle karşılaşmamak, şifalı bir suda iyileşmek vb istemleri elde edebilmek için bu nesnelerin sahipleri, yani İyeleri ile anlaşabilmek gerekir.

Sibirya içlerindeki taygalarda doğup, köyümüz Nimri’ye kadar ulaşan bu yapıtların ardındaki psikolojik ve felsefi temelin açıklaması burada yatıyor. İşte bu nedenle, yerlerin sahibinden izin almak, onu hoşnut etmek, ona armağan sunmak için insanın kullukları ortaya çıkardığını düşünüyorum.

Sibirya halkları ve Altaylardan gelen bilgiler bize Nimri’deki kullukların geçmişiyle ilgili ipuçları veriyor, karanlık noktaları aydınlatıyor. Gelecekte yapacağımız araştırmalara temel oluşturuyor.

Nimri’nin ve bölgenin ritüelinin yapıldığı Ağbaba Dağından bugünkü durumundan bahsederek yazımızı sonlandıralım. Nimri çevresinde, dağ zirvesinde kutsal tören yapmak için biraraya gelinen tek yer Ağbaba’dır. 1450 metre rakımdaki Ağbaba’nın tepesinde meşe ağaçları ve kayalar vardır. Nimri köyü etrafındaki ; Bayındır, Denizli, Yahyalı gibi Türkmen köylüleri de her sene Ağbaba için kurban töreni düzenliyorlar.

Günümüzde insanlar tören için Ağbaba’ya geldiklerinde artık az sayıda kişinin kutsal meşe ağaçlarını üç kez öpüp onlara dua ettiklerine şahit oluyoruz. Ağaçları öpüp niyaz edenler, ağaçların dibindeki Çüvher denilen kırmızı topraktan biraz alıp ağızlarına götürüyorlar. Kutsal ağacı besleyen toprağın bedene şifa getireceğini düşünüyorlar. Uygulamaya baktığımızda şamanik bu davranışın bugün kaybolmak üzere olduğunu gözlemliyoruz.

Kutsal olarak kabul edilen meşe ağaçlarına ayrıca yakın zamana kadar farklı renklerde bezler bağlanıp dilekler tutuluyordu. Ağbaba’da gelenek günümüzde tamamen ortadan kalkmıştır. Ağbaba’nın sahibi için asılan ve dilek tutulan rengârenk bez şeritleri artık meşeler üzerinde göremeyiz.

Nimri dağlarının İyelerine armağan edilen, yüzlerce yıllık geleneğin temsilcisi kulluklar ise tam yok olmaya yüz tutmuşken, Nimri Kullukları Sanat Projesi kapsamında yeniden yaşamaya başladı. Bu çerçevede dört yeni kulluk ve bir heykel ile görünür olmayı başaran proje yeni dönemde şu hedefleri önüne koyuyor :

-Kulluklar üzerine Türkiye ve uluslararası araştırmalara devam etmek.

-Gerçekleştirilen, « Semah Heykeli », « Trakya Kulluğu » ve « Ağbaba Kullukları »nın çevre düzenlemesini yapmak.

– Ağbaba’daki çağılı düzenlemek, üstünde rengarenk çaputlar bağlanacak ağaç çubuklu yeni bir kulluk yapmak. Dağlardaki yıkık kullukları tek tek yeniden ayağa kaldırmak.

Dr.Kenan Öztürk

  1. Ekeeva Emma Vasilieva ve Emilia Alekseevna’nın kaleme aldıkları “Altay’ın Geleneksel Dünya Görüşünde Kült Özellikleri” (Gorko-Altayskie – 2018) // Belgeyi yollayan Nadejda Tidikova’ya, “Altay’ın Geleneksel Dünya Görüşünde Kült Özellikleri” metinini Rusçadan çeviren Elchin Jabrayilzade’ye teşekkür ederim. Ayrıca Rusçadan metin çevirisi katkısından bulunan Nefise Mugayeva’ya teşekkürler.
  2. Roberte Hamayon, Quai Branly Jacques Chirac Müzesi-Paris, 11-12 Mart 2017. Konferans, “L’Ethnologie va vous surprendre ». Kulluklar konusunda sorularımızı yanıtlayan , bilgilerini bizden esirgemeyen Roberte Hamayon’a teşekkür ederim.